1. HABERLER
  2. GÜNDEM
  3. ANALİZ - Latin Amerika siyasetinde dengeler yeniden şekilleniyor

ANALİZ - Latin Amerika siyasetinde dengeler yeniden şekilleniyor

Latin Amerika genelinde rüzgârların soldan estiği dönemde iş başına gelen ve yolsuzluk suçlamalarıyla iktidardan uzaklaştırılan yönetimlerin yerine iktidara gelen sağ hükümetler, tam da eleştirdikleri konularda başarısız oldular- 2018 yılında Jair Bolsonaro Brezilya’da iktidara geldiğinde, Latin Amerika’nın bu en büyük

ANALİZ - Latin Amerika siyasetinde dengeler yeniden şekilleniyor

İSTANBUL (AA) -MEHMET NECATİ KUTLU- Ünlü Arjantinli yazar Jorge Luis Borges (1899-1986) “tango vedalarla doludur” demişti; çalkantılarla, çekişmelerle, sokak çatışmalarıyla ve cumhurbaşkanlarının bile iktidardan gittiği, en üst düzey vedalarla dolu 2019 yılının ardından 2020 başındaki Latin Amerika’yı yine zorlu bir yıl bekliyor. Temel sorular ise şu şekilde: Latin Amerika’da sol yeni bir yükseliş mi yaşıyor? Fidel’in, Che’nin, Allende’nin, Chavez’in geleneği yaşıyor mu? Latin Amerika bir arka bahçe mi, yoksa bahçede yaşayanlar kendi çimenleri, çiçekleri ve ağaçları üzerinde tasarruflarını kullanıp kendi yollarını kendileri belirleyebilecekler mi?

2018 yılında Jair Bolsonaro Brezilya’da iktidara geldiğinde, Latin Amerika’nın bu en büyük ve en kalabalık ülkesinde (inanılması güç olabilir ama Brezilya yüzölçümü itibarıyla Avrupa büyüklüğündedir) 18 yıllık sol eğilimli iktidarlar son bulmuş, ülkede bir devrin kapandığı değerlendirilmişti. Bu dönüşüm, Latin Amerika’nın sağa dönüşünün en önemli kanıtı, tezahürü sayılmıştı. Bu dönüşümün ayak sesleriyse Arjantin’de ve Şili’de iktidarın sol eğilimli başkanlardan sağ eğilimli Mauricio Macri ile Sebastian Pinera’ya geçişiyle olmuştu. Ekvador örneği ise farklı bir şekilde gelişti: Sol kesim adayı olarak seçilen Başkan Lenin Moreno, iktidarı sürecinde soldan sağa hareket içinde olmakla kalmadı, kendinden önceki sol eğilimli Başkan Rafael Correa’nın en ateşli aleyhtarları arasında yer aldı. Bu gelişmelere karşın 2019 yılında bir akaryakıt zammı sonrasında yaşanan yaygın direniş, başkaldırı ve şiddet olayları, Başkan Moreno’yu geri adım atmak zorunda bıraktı. Bu olayların üstüne Bolivya’da yaşanan “atipik” darbenin ardından tekrarlanacak olan seçimler, Arjantin’de 27 Ekim 2019 tarihinde yapılan seçimler sonrasında devlet erkini yeniden Peronist bir başkana devreden kamuoyu tercihi ve Şili’de Pinochet Anayasasının değişimi için 26 Nisan 2020 tarihinde yapılacak halkoylaması siyasî sarkacın bölgede önümüzdeki dönemde nasıl salınacağını bizlere gösterecek.

- Sağ iktidarlar bekleneni veremedi

İçinde bulunduğumuz 2020 yılından 10-12 yıl geriye gidip hafızamızı tazelediğimizde ise o dönemin Latin Amerika’sında "21. Yüzyıl Sosyalizmi" söyleminin ve bu söylemin şemsiyesi altında toplanan, ortanın solunda yer alan iktidarların çoğunlukta olduğunu görmekteydik. Brezilya’da Inacio Lula da Silva, Arjantin’de Cristina Fernandez de Kirchner, Ekvador’da Rafael Correa, Bolivya’da Evo Morales, Venezuela’da Hugo Chavez bu akımın önde gelen ve sesleri çokça duyulan temsilcileriydi. Anılan dönemde Kolombiya’nın başında bulunan Alvaro Uribe ve Meksika’da iktidarı elinde tutan Felipe Calderon ise esen sol rüzgâra karşı duran, neredeyse akıntıya karşı kürek çeken iki önemli sağ hükümeti temsil ediyorlardı.

Latin Amerika’da rüzgârların soldan estiği, devrimlerin sandıklarla başlayıp demokratik süreçlerle gerçekleşebileceği düşünülen bu dönemin sonunun geldiğine işaret eden çanlar ise yolsuzluk iddialarıyla çalmaya başladı. Halkın içinden gelme iddiasıyla öne çıkan ve halk yanlısı olma iddiasındaki iktidar sahiplerinden Ekvadorlu Rafael Correa, Cristina Fernandez de Kirchner, Luis Inacio Lula da Silva bir anda yolsuzluk iddialarının odağında kaldılar. Yolsuzluk iddiaları, anılan hükümetlere karşı yoğun ve yaygın bir güven kaybına neden olurken 2016 yılında Brezilya’da Lula da Silva’nın veliahdı, ardılı olarak görülen Dilma Roussef’in ülkenin kaynaklarının yanlış ve usulsüz kullanılması öne sürülerek iktidardan düşürülmesi bu konuda gerçek bir deprem oldu. Sol rüzgâr bir anda durdu ve siyaset sarkacı tam ters harekete yöneldi. Sarkacı ters yönde etkileyen diğer bir unsur da hiç şüphesiz Maduro yönetimindeki Venezuela’da, bir türlü bitmeyen, hatta tam tersine gitgide derinleşen ekonomik krizdi. Bu ortamda sağ alternatifler, “Venezuela’ya dönüşmeme” söylemini kullanarak, kitlelerin karşısına düzeltme, düzenleme ve temizleme iddiasıyla çıktılar. Ancak bugün bakıldığında Latin Amerika’nın sağcı iktidarlarının da yolsuzluk ve kötü yönetim konusunda eleştirdikleri sol hükümetlerden geri kalmadıkları görülür. Arjantin örneği üzerinden gidersek; büyük ümitlerle iktidara gelen Mauricio Macri hükümeti tarafından alınan ekonomik önlemler ne kriz ortamına ne de bütçe açığına çözüm oldu. Macri, Cristina Fernandez döneminde ülkenin uluslararası yatırımcılar nezdinde kaybettiği güvenilirliğini yeniden tesis etmeye çalıştı. Dış borçlara sadakat ve sübvansiyonların azaltılması gibi önlemler bu dönemin sloganları oldu. Fakat söylemler halkın refahına herhangi bir katkıda bulunamadı.

Bu çerçevede Latin Amerika’nın genelinde iktidar-ekonomi-toplum sarmalındaki önemli sorunun kamu harcamaları, bu harcamaların usul ve esasları ile kontrol mekanizmaları etrafında oluştuğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Brezilya ve Jair Bolsonaro örneğine baktığımızda da farklı bir durum göremiyoruz. Bolsonaro önderliğinde Latin Amerika’nın dev ekonomisi Brezilya’nın 2019 yılında kaydettiği büyüme yalnızca yüzde 1 olabildi. Dünya çapındaki krizin ve yavaşlamanın da bu durumda etkili olduğu muhakkak ama kitleler ümitle seçtikleri siyasetçilerin büyük atılımlar yapmalarını bekliyorlar, sonuçları kısa vadede görmek istiyorlar ve bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Buna karşın Bolsonaro’nun politikaları, iyileştirme bir yana, ekonomik krizi derinleştirdi, gelir dağılımındaki eşitsizliği artırdı ve yukarıda da kaydedildiği üzere toplam büyüme kıl payı yüzde 1 oranını tutturdu. Daha da beteri, Dünya Bankası rakamları, ülkede Dilma Rouseff döneminde yüzde 6 olan işsizlik oranının Bolsonaro hükümeti döneminde yüzde 12,5 olduğunu ortaya koydu.

Yolsuzluk adını verdiğimiz kronik hastalığa baktığımızda, Jair Bolsonaro ve Mauricio Macri iktidarlarının karnelerinin de onlardan önce Brezilya ve Arjantin’i yöneten sol iktidarlara nazaran pek iyi olmadığını görüyoruz. Macri örneği üzerinden devam edersek, iktidarda olduğu dönemde kendisine yakın firmalara iltimas sağlandığı iddiasıyla aleyhinde açılmış yolsuzluk dosyaları bulunuyor. Bolsonaro cephesine baktığımızda Cumhurbaşkanının oğlu Flavio Bolsonaro’nun Rio De Janeiro milletvekili olmasının yanı sıra vergi kaçırmak ve para aklamak gibi bazı iddialarla açılan soruşturmalarla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Baba Bolsonaro’ya baktığımızda da durum çok iç açıcı görünmüyor. Dev Latin Amerika ülkesinin Başkanı 2018 yılında kazandığı seçimlerde kullandığı kaynaklarla, diğer bir deyişle kampanyasının finansmanıyla ilgili olarak inceleme altına alındı. Bu incelemeler neticesinde ise günah keçisi olarak Bolsonaro’nun 2018 yılı başkanlık kampanyası koordinatörü Gustavo Bebianno kurban edilerek durum kurtarılmaya çalışıldı.

- Ekvador ve Bolivya örnekleri

Latin Amerika’da sağ eğilimli hükümetlerin yıpranışına dair son dönemdeki en belirgin örneklerden biri de Ekvador’da yaşandı. Cumhurbaşkanı Lenin Moreno ülkede var olan cari açıkla mücadele edebilmek için Uluslararası Para Fonu (IMF) ile masaya oturdu ve bahse konu teşkilatla dört milyar dolar tutarında bir kredi anlaşması yaptı. Doğal olarak bu kredinin ön koşulları içinde kamu harcamalarının kısılması gibi alışıldık bazı şartlar bulunuyordu. Ancak bu ve buna benzer alışıldık ön şartların yanında Ekvador halkı için alışılmadık bazı şartlar da vardı. Özellikle devlet memurlarının maaşlarından yapılması öngörülen kesintiler ve yakıt sübvansiyonunun kaldırılması Ekvador toplumu tarafından hiç hoş karşılanmadı. Akaryakıt fiyatları yüzde 100 oranında zamlandı ve zamlar domino etkisiyle taşımacılık, gıda ve hane halkının diğer temel ihtiyaç maddelerine yansıdı. Başkan Moreno’nun ailesiyle ilgili bazı yolsuzluk iddiaları da zaten zor olan durumun üzerine tuz biber ekti. Halk tabakaları yolsuzluk iddialarına ve yüzde 100 artan akaryakıt fiyatlarına karşı sokaklara döküldü. Ekvador uzun zamandır görmediği şiddet olaylarıyla karşı karşıya kaldı. Hükümetin ilk tepkisi olayları şiddetle bastırmak oldu ve ülke gündemi bir anda kontrol altına alınamayan sokak çatışmalarıyla, yanan ve yağmalanan ticarethane görüntüleriyle sarsıldı. Lenin Moreno’nun şiddeti durdurmak için gösterdiği çabaların belki de en önemlisi televizyona çıkarak toplumsal grupların önderlerine seslenip, kendisiyle doğrudan temas kurarak görüşmelerini istemesiydi. 13 Ekim 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı Moreno’yu iş elbiseleri ve yerli kıyafetleriyle masanın etrafında toplanmış önderlerle birlikte gördük. Moreno, Ekvador’un içine düştüğü kriz ortamını görece iyi yönetti ancak gerek haksız uygulamalar gerek alınan sert ekonomik tedbirler hükümeti yıprattı ve bir önceki Başkan Rafael Correa yanlılarına bir nebze nefes aldırdı. Böylelikle, Correa yanlıları siyasi yelpazede kaybettikleri prestiji bir oranda yeniden kazanma şansı yakaladı.

Dünyanın toplumsal açıdan en renkli bölgelerinden biri olan Latin Amerika’da son dönemde meydana gelen en ilgi çekici siyasi olay ise hiç şüphesiz Bolivya’da yaşandı. Anayasa’nın amir hükümleri hilafına dördüncü kez cumhurbaşkanı olmaya çalışan Evo Morales 20 Ekim 2019 tarihinde yapılan başkanlık seçimlerini kazandı ancak, gerek seçimin gerçekleştirilmesi esnasında uyulacak esaslar açısından gerekse oyların sayımı aşamasında meydana gelen bazı şaibeli olaylar nedeniyle insanlar sokaklara söküldü. Bolivya hiç alışık olmadığımız kanlı olaylara sahne oldu. Kamu binaları, ticarethaneler ve evler basıldı. Bolivya’nın asayişinden sorumlu asker ve polisin olayları bastırma konusunda yetersiz (ya da kayıtsız) kalması ise süreçte belirleyici oldu. Genelkurmay başkanı televizyona çıktı ve ordunun cumhurbaşkanının istifasını istediğini açıkladı. Latin Amerika’nın sol eğilimli, yerli Cumhurbaşkanı Morales’in bu tutuma nasıl cevap vereceği merak edilirken Morales’i bir anda uçakta gördük. İktidarda kalmak uğruna Anayasayı bile zorlamaktan çekinmeyen Evo Morales uçaktaki koltuğunda elinde bir Meksika bayrağıyla poz veriyordu. Kitlelerin hayranlıkla izlediği Aymara kökenli lider sırasıyla önce Meksika’ya sığındı, bir süre sonra tedavi amacıyla Küba’ya gittiği açıklandı ve herkes “bakalım, bundan sonra ne olacak” derken Arjantin seçimleri Latin Amerika’daki tüm dengeleri bir kez daha altüst etti. Latin Amerika’nın en Avrupalı ülkesi sayılabilecek Arjantin’de yapılan seçimlerde iktidara bir kez daha Peronistler geldi. Arjantin’in “first lady”likten “demir lady”liğe geçen sabık Cumhurbaşkanı Cristina Fernandez de Kirchner bu kez karşımıza başkan yardımcısı olarak çıktı. Müteveffa eşi Nestor Kirchner ve kendi başkanlığı döneminde değişik kabinelerde yer alan Öğretim Üyesi Alberto Fernandez cumhurbaşkanı oldu ve ilk icraatlarından biri olarak da Bolivya’nın devrik lideri Morales’e siyasi sığınma hakkı vererek onu Arjantin’e davet etti. Bugün Morales hâlâ Arjantin’de bulunuyor ve kendisi yurt dışına kaçtıktan sonra kurulan geçici hükümet tarafından ülkenin tekrar seçime götürülmesini bekliyor. Geçici Başkan Jeanine Anez 3 Mayıs 2020 tarihinde gerçekleştirilecek seçime katılmayacağını açıklamış olmasına karşın fikrini değiştirdi ve 24 Ocak 2020 akşamı yaptığı açıklamayla Morales’in devrilmesinde belirleyici rol oynayan liderler aşırı sağcı cumhurbaşkanı adayı Luis Fernando Camacho ve ana muhalefet partisinin adayı Carlos Mesa ile beraber cumhurbaşkanı adayları kervanına katıldı. Üç Morales muhalifinin birden aday olması ise MAS partisi adayı Luis Arce’nın seçilebilme şansını arttırdı. 3 Mayıs 2020 tarihinde yapılacak seçimler Evo Morales’in kampanya sorumlusu olarak yurt dışından yönettiği MAS partisinin zaferiyle sonuçlanırsa Bolivya’nın yeniden sola döneceği aşikâr. Bu belirsiz ortamda ülkede huzursuzlukların yeniden başlaması muhtemel; Aymara ve Quechua yerleri ile Avrupa kökenli Kreollerin ülkesinin daha nelere gebe olabileceğini kestirmek kolay değil.

- ADÖ Genel Sekreterliği seçimi yeni dengelere yol açabilir

Önümüzdeki dönemde Latin Amerika’nın kaderine etki edebilecek en yakın seçim ise Amerika Devletleri Örgütü (ADÖ) Genel Sekreterliği için 20 Mart 2020 tarihinde yapılacak. Amerika kıtasının en yaygın bölgesel teşkilatı olan ADÖ’nün önümüzdeki dönemde etkinliğinin ve yöneliminin de anahtarı olacak seçimler bu kez farklı bir şekilde tezahür ediyor. Zira adaylardan ikisi kendi ülkeleri tarafından desteklenmiyor. Bu önemli uluslararası örgütü 2020-2025 döneminde yönetmek üzere ortaya çıkan üç aday Uruguaylı Luis Almagro, Perulu Hugo de Zela ve Ekvadorlu Maria Fernanda Espinoza oldu. Adaylardan, Uruguay eski Dışişleri Bakanı olan Almagro zaten bu görevi 2015-2020 döneminde de yürüttü ve gerek ABD’nin gerekse Lima Grubu ülkelerinin önemli aktörlerinin desteğini arkasına almış durumda. Ancak şaşırtıcı bir şekilde Almagro’nun aday olarak gösterilmesi aşamasında kendi ülkesi Uruguay onu desteklemedi. Ülkesi tarafından aday gösterilen tek namzet Perulu De Zela, birçokları tarafından özellikle Venezuela konusunda her iki tarafa da kulak verebilecek ve diyalog ortamını sağlayabilecek bir aday gibi gösterilmesine karşın, ABD tarafından desteklenmedi.

ADÖ’nün ev sahibi konumundaki ABD gereksiz bölünmeye neden olabileceği gerekçesiyle De Zela’nın adaylıktan çekilmesini istedi ve bu konuda son anda, seçime birkaç gün kala sonuç alındı. İlgi çekici bir şekilde Ekvador’un eski dışişleri bakanı olan Patricia Espinosa da Genel Sekreterliğe kendi ülkesi tarafından aday gösterilmedi. 2018-2019 döneminde BM Genel Kurulu Başkanlığını da yürüten Espinosa, St. Vincent ve Granadines ile Antigua ve Barbuda tarafından aday gösterildi ve Karayip ülkeleri tarafından destekleniyor. Bununla birlikte, ABD baskısı nedeniyle Karayip ülkelerinin tamamının oyunu almasına imkânsız gözüyle bakılan Espinosa, kıtadaki sol eğilimli ülkeler tarafından da destekleniyor ve ADÖ’nün ilk kadın genel sekreteri olmayı hedefliyor. Bu önemli örgütün 20 Mart günü gerçekleştirilecek Genel Sekreterlik seçimi kıta bazında önemli bir bilek güreşi de sayılabilir. Zira halihazırda bu görevi yürüten Luis Almagro, Maduro hükümetine karşı takındığı sert tavır ve Venezuela’da kendi kendini başkan ilan eden Juan Guaido’ya verdiği destekle dikkatleri üzerine çekti. Almagro’nun yeniden seçilmesi bu eğilimin devamı anlamına gelecek, özellikle Espinosa’nın seçilmesi ise ADÖ’nün iç dengeleri açısından değişiklikler getirebilir. 34 aktif üyesi bulunan bu önemli teşkilatın genel sekreteri olacak adayın 20 Mart günü yapılacak seçimlerde en az 18 ülkenin oyunu alması gerekiyor ve şu an itibarıyla güçlü aday ABD ile Lima Grubunun önemli aktörleri tarafından desteklenen Luis Almagro. Karayip adalarının kullanacağı oylar seçimde belirleyici olacak ve bölge adayları üzerinde Almagro lehine bazı tarihsel ve kültürel etkilerin kullanılması muhtemel. Almagro’nun seçilmesi Latin Amerika’da sağ eğilimin sol üzerinde kurduğu önemli, ancak anlık bir üstünlük sayılabilir. Sürpriz bir sonuçla Espinosa’nın seçilmesi ise Latin Amerika soluna hayat öpücüğü olabilir.

[Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu Ankara Üniversitesi, Latin Amerika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdürüdür]

Kaynak: AA

HABERE YORUM KAT